VE
NÜKLEER SANTRALLAR
ELEKTRİK ENERJİSİ ÜZERİNE BAZI TEMEL KAVRAMLAR
Elektrik enerjisi hem sanayinin temel girdisi olması hem de kaynaklarının
kısıtlılığı nedeniyle, hem sanayileşme açısından hem de ülkede gelişmişlik göstergesi
olarak önemini korumaktadır.
Bu önem gözönüne alındığında elektrik enerjisi üzerine söylenecek her şey doğal
olarak o ülkenin gelişmesi, sanayileşmesi ve toplumsal refahı üzerine bir
şeyler söylemek anlamına gelmektedir.
Elektrik enerjisi kaynakları da tıpkı diğer doğal kaynaklar ormanlar, madenler,
hava, su, denizler, akarsular vb gibi toplumların ortak kültürel varlıklarıdır.
Kişilerin bu ortak varlıklardan ihtiyaçları oranında yararlanabilmesi bir
haktır. Kimsenin bu hakkını kullanabilmesi engellenemez.
Kullanım kolaylığı, temizliği ve atık bırakmaması nedeniyle diğer enerji
kaynaklarına göre elektrik enerjisi tüketiminin genel enerji tüketimi içindeki
payı yıllar itibari ile artmaktadır. Şu anda dünyada genel enerji tüketimi
içinde elektrik enerjisinin payı yüzde 35’in üzerindedir. Bu payın 2000’li
yıllarda yüzde 40-50’ye yükselmesi beklenmektedir. Bu artış trendi elektrik
enerjisinin bugün ne denli önemli olduğunu ve gelecekte de daha da önemli
olacağının göstergesidir.
1970’li yıllarda dünyadaki genel ekonomik göstergelerde olduğu gibi enerjiye
olan talepteki artış beklentilerin altında gerçekleşmiştir. 1973’teki petrol
krizi ile başlayan süreç elektrik enerjisi üretiminde maliyetleri arttırdı.
1973’e kadar petrolün sınırsız ve ucuz olacağı gibi görünmez bir kural piyasaya
hakimdi ve ancak durumun öyle olmadığı petrol krizi ile ortaya çıktı ve bu
durum sanayi üretim sektörünü zorladı. Daha sonra petrol fiyatlarının düşmesine
karşın petrole dayalı elektrik enerjisi üretimi riskli olarak kabul edildi ve
petrole dayalı elektrik üretiminden bir kaçış yaşandı. Ancak dünyadaki otomotiv
endüstrisindeki büyüme nedeniyle genel enerji tüketimi içinde petrolün payında
bir azalma olmadığı gibi hızla arttı.
1973 petrol krizinin değişik olumlu etkileri de olmuştur. Bunlardan ilki
elektrik enerjisi üretiminde güneş, rüzgar ve jeotermal gibi yeni seçeneklere
yönelinmesi ve bu konudaki araştırma-geliştirme (AR-GE) çalışmalarının
hızlanmasıdır. İkinci önemli etkisi ise enerjinin sonsuz olmadığı bu yüzden verimli
kullanılması gereği ortaya çıkmıştır. Üçüncü bir etkisi de enerji kaynaklarının
olabildiğince ulusal sınırlar içinden sağlanması fikrinin gelişmesidir.
Dördüncü etki de diğer sanayi üretimlerinde olduğu gibi enerjinin de çevre
boyutunun gündeme gelmesidir. Bütün bu etkiler birlikte değerlendirildiğinde
enerjide planlama kavramı ön plana çıkmaktadır.
Elektrik Enerjisinde Verimlilik
Elektrik enerjisinin üretildiği anda tüketilmesi - depo edilememe özelliği
vardır- gerekliliği nedeniyle elektrik enerjisi üretiminde, dağıtımında ve
tüketimindeki verimlilik kavramları önem kazanmaktadır. Üretimde verimlilik,
dağıtımda verimlilik ve tüketimde verimlilik ayrı ayrı değerlendirilmesi
gereken kavramlardır.
Elektrik enerjisi -kalitesinden taviz verilmeden- olabilen en düşük maliyetle
üretilmelidir. Yani teknik verimlilik kavramından olabildiğince
yararlanılmalıdır. Bu kavram tamamen üretimde seçilen teknolojiyi
bağlamaktadır. Son derece kritik bir seçimdir ve geriye dönüşü veya
değiştirilmesi son derece pahalıdır.
Dinamik verimlilik; bu kavram elektrik enerjisinin bütünüyle depo edilememe
özelliğinden hareketle üretim, iletim veya dağıtımın yatırımını ihtiyaç
duyulacağı zamandan geriye doğru giderek, yatırım sürelerini de dikkate alarak
zamanında yapmayı gerektirir. Zamanından önce yapılmış yatırımlar, karşılığında
kullanım olmadığı için karşılıksız bir yatırım olarak maliyetleri yükseltici
bir etkendir. Yine ihtiyaç olduğu halde gerekli üretim yoksa, bu durum başta
sanayi üretimini olmak üzere yaşamımızdaki her şeyi olumsuz etkileyecektir.
Tüketimde verimlilik ise büyük oranda sanayileşmeye bağlıdır. Bu yüzden sanayi
üretiminde seçilen teknolojiler son derece önemlidir. Yani çok yoğun enerji
tüketen teknolojilerden az yoğun enerji tüketen teknolojilere doğru bir geçiş
yapılmalıdır. (Fransa’nın kendi ülkesindeki çimento fabrikalarını tasfiye
ederek başka ülkelerde çimento fabrikası alması veya kurması tamamen enerji
tasarrufuna yöneliktir.) Aliağa’da sadece ark ocaklı demir çelik üretimine
yönelik olarak 4.500 MVA’lık bir kurulu güç vardır. Bugün demir-çelik
teknolojisindeki gelişmeler değişik ebattaki profillerin doğrudan demir-çelik
fabrikasında üretilmesini olanaklı kılmaktadır. Aliağa’daki tesislerin
ekonomikliği çok iyi etüd edilmelidir.
Tüketimin diğer önemli boyutu da konutlar ve ticarethanelerdir. Ofis ve ev
cihazlarında, aydınlatma ampullerinde az enerji tüketen teknolojiler gittikçe
yaygınlaşmaktadır. Bu gelişmelerden yararlanılmalıdır.
Elektrik Enerjisi bir Kamu Hizmetidir ve Kamu Hizmetlerinde Esas Olan
Hizmetin Düzenli Sağlanmasıdır.
Kamu hizmetinin ne olduğu konusunda değişik tanımlamalar vardır. Bu nedenle
kamu hizmeti konusunda görüş birliği yoktur. Ancak sosyal devlet mantığı
içerisinde düşünüldüğünde Anayasa Mahkemesi’nin 28.06.1995 tarih ve 1994/71E.1995/23
sayılı kararında kamu hizmeti, “ En geniş tanıma göre kamu hizmeti, devlet ya
da diğer kamu tüzel kişileri tarafından ya da bunların gözetim ve denetimleri
altında, genel ve ortak gereksinimleri karşılamak, kamu yararı ya da çıkarını
sağlamak için yapılan ve topluma sunulmuş bulunan sürekli ve düzenli
etkinliklerdir.” şeklinde tanımlanmaktadır.
Gerek bu tanımdan gerekse kamu hizmetinin niteliğinden dolayı bu hizmet yasa
ile tanımlanamaz. Yani neyin kamu hizmeti neyin değil olduğuna yasa koyarak
karar verilemez.
Ancak bir dizi kamu hizmetinde olduğu gibi -T.C. Anayasası’nın 2. Maddesi,
T.C.’nin sosyal bir hukuk devleti olduğu tanımını getirmektedir- bir kamu
hizmeti olan elektrik enerjisinden bu ülkede yaşayan herkesin ihtiyacı kadar
yararlanabilmesi gerekmektedir. Bu nedenle ülke içinde etkin bir dağıtım
yapılması zorunludur.
Elektrik enerjisinde etkinlik ülke genelinde her yerde ihtiyaç duyulduğunda
elektriğin aynı kalitede ve yeterli miktarda olması anlamına gelmektedir. Yani,
elektrik enerjisinde verimlilik kavramı salt bir teknik verimlilik – yani
kar/zarar - esasında değil, ülke içi dengeler ve sosyal etkiler de dikkate
alınarak bir değerlendirme yapılması anlamına gelmektedir.
Satışa Esas Elektrik Enerjisi Maliyeti Nasıl Hesaplanır?
Üretim noktalarının yaygınlığı, dağıtım ağının yaygınlığı veya iletim hatlarının uzunluğu gibi etkenlerden dolayı maliyet üzerine etkileri azalsa bile, bugün dünya genelinde kabul görmüş elektrik enerjisi maliyetlerine bakıldığında; ortalama maliyetin yüzde 50’si üretimden, yüzde 20’si iletimden ve yüzde 30’u da dağıtımdan kaynaklanmaktadır. Yani üretimde, iletimde ve dağıtımda maliyetleri düşürmek için verimlilik ayrı ayrı değerlendirilmelidir.
Elektrik Enerjisi Üretiminde Teknoloji Seçimi
Elektrik enerjisi ikincil bir enerji kaynağıdır. Yani başka enerji kaynakları kullanılarak elde edilir. Elektrik enerjisi üretimi yapılırken yaşanılan sorunlar, maliyetleri ve elektrik enerjisinin yaşamsal önemi düşünüldüğünde üretim teknolojisi seçiminde son derece dikkatli davranılması gereklidir. Çünkü yapılan yatırımlardan geriye dönüş son derece pahalıdır. Bu açıdan üretim teknolojisi ve bu teknolojilere uygun kaynaklar seçilirken aşağıdaki etkenler dikkate alınmalıdır.
Seçilen teknoloji güvenli olmalıdır,
Kullanılacak kaynak olabildiğince ulusal olmalıdır,
Seçilen teknoloji ucuz olmalıdır,
Yenilenebilir ve çevreci olmalıdır.
Bu kriterler düşünüldüğünde üretimde ulusal kaynaklara dayalı bir seçimin yapılması ve başta çevresel etkiler olmak üzere diğer toplumsal maliyetlerin ve getirilerin dikkate alınması gereklidir.
İlk kuruluş Maliyetlerinin Karşılaştırılması
Kilovat başına kuruluş maliyetleri açısından değerlendirildiğinde aşağıdaki tablo ile karşılaşılır.
Hidro Elektrik Santrallar (baraj gövdesine bağlı olarak değişir) 750 – 1.200 US$
Linyite Dayalı Termik Santrallar 1.600 US$
İthal Kömüre Dayalı Termik Santrallar 1.450 US$
Doğalgaza Dayalı Termik Santrallar 680 US$
Nükleer Santrallar 3.500 US$
Rüzgar Santrallar 1.450 US$
Petrole Dayalı Termik Santrallar 2.000 US$
Foto Voltaik Piller (Güneş Enerjisine Dayalı Santrallar (henüz rekabet
edebilir bir teknoloji geliştirilmedi)
Marjinal Maliyetlerin Karşılaştırılması
Elektrik enerjisinde kuruluş maliyetlerinin yanısıra elektrik enerjisinin
marjinal maliyeti önemlidir. Yani bir birim elektrik enerjisi üretimi için
gerekli girdi miktarının maliyeti önemlidir. Dolayısıyla salt kuruluş
aşamasındaki maliyetlere bakarak ucuzluk veya pahalılık değerlendirmesi
yapılması doğru değildir.
Marjinal maliyetler açısından değerlendirildiğinde en ucuz elektrik enerjisi
üretimi hidrolik santrallardadır. İkinci en ucuz üretim ise ulusal kaynaklara
dayalı linyit santrallarıdır. Daha sonra doğal gazlı santrallar, ithal kömüre
dayalı santrallar, rüzgar santralları, petrole dayalı santrallar, nükleer
santrallar ve fotovoltaik piller gelmektedir.
Hidro Elektrik Santrallarda 0.0005
US$
Linyite Dayalı Termik Santrallarda 0.0250
US$
Doğalgaza Dayalı Termik Santrallarda 0.0300US$
İthal Kömüre Dayalı Termik Santrallarda 0.0350
US$
Rüzgar Santrallarında 0.0450
US$
Petrole Dayalı Termik Santrallarda 0.0600
US$
Nükleer Santrallarda 0.0750
US$
Fotovoltaik Piller 0.2500
US$
Üretim Kaynaklarının Ulusal Olmasının Karşılaştırılması
Kaynakların ulusallığı yani kaynağın her an kullanıma hazır olması düşünüldüğünde sıralama hidrolik, rüzgar, güneş ve linyit santralları şeklinde belirlenmektedir.
Seçilen Teknolojinin Güvenilirliğinin Karşılaştırılması
Teknolojinin güvenilirliği sıralaması yapıldığında; hidrolik, termik
teknoloji ve rüzgar santralları ilk sıraları oluşturmaktadır. Güvensizlik
sıralamasında ise nükleer teknoloji ilk sırada yer almaktadır.
Özellikle 1986 Çernobil faciasına kadar sorunsuz olduğu, kaza riskinin sıfır
olduğu ve atık sorunu olmadığı gibi ön koşulsuz kabül edilen nükleer
teknolojinin hiç de güvenli olmadığı, geçmişte çok fazla sayıda
ölümlü kazaya neden olduğu ve santral çevresinde ve çalışanlarında kanser
riskinin yüksek olduğu artık bilinmektedir. 1950’lerde insanlığı kurtaracağı
iddiasıyla sunulan nükleer teknolojiden bugün insanlık kurtulmaya
çalışmaktadır. Nükleer santrallarla ilgili bir diğer gerçeklik ise nükleer
santral teknolojisi ile nükleer silah teknolojisinin paralel yürüdüğü
gerçeğidir. Soğuk savaşın sona ermesi ile nükleer silah teknolojisindeki
gerileme nedeniyle nükleer atıkların artık devlet tarafından alınmaması (daha
önceden atıklar silah vb teknolojilerde kullanılmak üzere devlet tarafından
satın alınmaktaydı), atıkların ortalıkta kalmasının saklanamaz boyuta gelmesi
daha önceden gizlenen felaketin en önemli boyutunu oluşturmaktadır.
Nükleer santrallardan çıkan ve yarılanma süreleri binlerce yıl olan radyoaktif
atıkların güvenli bir şekilde depolanabilmesi bugün teknolojik olarak olanaklı
değildir.
Çevresel Açısında Karşılaştırma Etkiler
Çevresel etkiler sıralamasında ise rüzgar, güneş, hidrolik, termik ve nükleer santrallar şeklinde bir sıralama oluşmaktadır.
Yenilenebilir Olma Özelliği
Yenilenebilir olma özelliği ise sadece hidrolik, rüzgar ve güneş için
geçerlidir.
ELEKTRİK ENERJİSİ PLANLAMASINDA ESAS ALINMASI GEREKEN PARAMETRELER
Elektrik Enerjisi Yapısı Gereği Merkezi Planlamayı Zorunlu Kılar
Elektrik enerjisi temel bir maldır ve depo edilemezliği nedeniyle üretildiği
anda tüketilmek zorundadır. Bu yüzden üretiminden, iletimine ve dağıtımına
kadar merkezi bir planlamayı zorunlu kılar. Merkezi planlama ihtiyacın tespiti
ve buna yönelik yeni üretim merkezlerinin, yeni iletim hatlarının kurulmasının
yanı sıra maliyetlerinin düşürülmesi ve tüketiciye ulaşmada gerekli teknolojik
yeniliklerin yapılmasını zorunlu kılar.
Yani büyümenin getirdiği ek yatırımların yanısıra yıpranmaya karşı yenileme ve
yeni teknolojilere uygun alt yapıların yapılması zorunludur. Bu da ancak ve
ancak merkezi bir planlama ile olanaklıdır.
Elektrik Enerjisi Verimli Kullanılmalıdır
Elektrik enerjisi kaynaklarının kısıtlılığı ve yeni seçeneklerin (rüzgar, güneş vb) henüz büyük ölçekte uygulanma şansının olmadığı bir dünyada (nükleer enerjiyi başta atık sorun olmak üzere bir dizi teknolojik sorunu çözemediği ve çevre ve insan sağlığı açısından taşıdığı riskler nedeniyle seçenek olarak görmezsek) tüm ülkeler enerjilerini son derece verimli kullanmak üzerine planlar yapmaktadır. Yani yoğun enerji tüketen sektörlerden az enerji tüketen sektörlere bir geçiş yapılmaktadır. Böylelikle diğer sektörlere daha ucuz ve daha fazla enerji verilmektedir. Yine gelişmiş ülkeler elektrik enerjisi ile çalışan tüm cihazlarında az enerji tüketen teknolojilere yönelmektedirler.
Elektrik-Enerji Politikaları Sanayileşme Politikalarına ve Nüfus Planlamasına Bağlıdır.
Sanayinin temel girdisi olması nedeniyle elektrik enerjisi üzerine söylenecek herşey ülkenin sanayileşmesi ve kalkınması üzerine bir şeyler söylemek anlamına geldiği için bu konuda atılacak adımlar bu enerjiyi tüketecek olan sanayide de paralel adımların atılması anlamına gelecektir. Ya da daha doğru bir deyişle, önce sanayide doğru bir planlama yapılmalı ve buna uygun elektrik üretim, iletim ve dağıtım planı yapılmalıdır. Yine elektrik enerjisi tüketimi nüfus artışıyla ilgilidir. Dolayısıyla yıllar itibariyle nüfus artışı ve artış trendi, nüfus planlaması dikkate alınmalıdır.
Elektrik Enerjisi Büyük Ölçekli Yatırımları Gerektirir.
Enerji sanayinin vazgeçilmez ve en önemli girdisi olduğundan enerjideki her çeşit dalgalanma ve kesinti sanayide maliyetlerin artmasına ve sanayi ürünlerinin dünya ölçeğinde rekabet şansının azalmasına neden olmaktadır. Yani enerjide üretim maliyetinin son derece düşük olması gerekmektedir. Enerjide maliyet düşürmenin en temel yolu da büyük ölçekli yatırımlara gidilmesidir. Yani ölçek ekonomisinden yararlanılır.
Elektrik Enerjisi Tüketimi Bir Ülkenin Gelişmişlik Göstergesidir.
Enerjinin tüketimi diğer göstergeler yanında bir ülkenin en önemli gelişmişlik göstergelerinden birisidir. Bu göstergenin anlamlı olabilmesi için ülke genelinde bir bütünlük göstermesi gerekmektedir. Bu da ülkenin genelinde yaygın, düzenli bir iletim ve dağıtım ağının kurulmasını zorunlu kılar. Ülkenin her kesiminde okul, hastane, konut vb. zorunlu tüketim merkezleri olduğu düşünülürse, fiziki büyüklüğe bakılmaksızın elektrik enerjisinin ülkenin her kesimine aynı şekilde ulaştırılması zorunluluktur. Bu da elektrik enerjisinin temelde hizmet amaçlı bir mal olduğunun en önemli göstergesidir.
Elektrik Enerjisi Dağıtımı Yapısı Gereği Rekabete Uygun Değildir.
Enerji üretim, iletim ve dağıtım teknolojisinin dünyada ulaştığı boyut henüz aynı bölge içerisinde birden fazla iletim ve dağıtım şebekesi kurulmasına olanak vermemektedir. Birden fazla iletim ve dağıtım hattı tesisinin maliyeti getirisi yanında çok fazladır. Bu da elektrik enerjisi iletim ve dağıtımında rekabete açık bir yapı olmadığı anlamına gelir. İletim ve dağıtımın rekabete uygun olmaması, yani tekel olması üreticilerinde tek alıcısının bu tekel olacağı anlamına gelmektedir. Bu da üretimde bir rekabet ortamının olmadığı anlamına gelir.
Elektrik Enerjisi Yapısı Gereği Kamu Tekelini Zorunlu Kılar.
Elektrik enerjisi üretimi, iletimi ve dağıtımı yapısı gereği doğal bir tekeldir. Bu özellik elektrik enerjisinin bir kamu hizmeti olması gerçeğiyle birleştiğinde kamu tekelinin zorunluluğu ortaya çıkar.
Elektrik Enerjisinde Ticari Karlılık Değil, Toplumsal Yarar ve Katma Değer Önemlidir.
Elektrik enerjisi diğer tüm kamu hizmetlerinde olduğu gibi ticari karlılığıyla değil toplumsal yararı ve katma değeri dikkate alınarak değerlendirilmelidir.
NÜKLEER ENERJİNİN TARİHSEL SÜRECİ
Nükleer teknoloji, elektrik üretim teknolojilerinden birisidir. 1986
Çernobil faciasına kadar sorunsuz ve güvenli olduğu gibi bir görünmez kuralın
belirlediği nükleer teknolojiyle ilgili her şeyin bir yanılsamadan ibaret
olduğu anlaşıldı. Çernobil ile birlikte Pandoranın Kutusu açıldı.
Sayaçsız enerji verilecek vaadleriyle 1950’lerde başlatılan nükleer enerjinin
aslında soğuk savaş döneminin nükleer silahlanmasının maskesi olduğunu dünya
geç de olsa anladı.
Nükleer kaza ve felaketlerde Çernobil’in ilk olmadığını Çernobil
kazasından sonra, son olmadığını da Eylül 1999’da Japonya’daki Takaimura’daki
kazayla yaşayarak öğrendik. 1970’lerde altın çağını yaşayan ve insanlığı
kurtaracağı söylenen nükleer teknolojiden insanlık bugün kurtulma mücadelesi
veriyor. 1970’lerde yapılan tahminlerle sadece ABD’de 2000 yılında bin ve dünya
genelinde dört bin nükleer reaktör olacağı hesaplanmışken bugün ABD’de 104 ve
dünya genelinde 436 nükleer reaktör vardır. (bunların dışında 400 adet gemi ve
denizaltı reaktörü ve 200 araştırma amaçlı reaktör vardır.) Dünya genelinde
elektrik enerjisi içindeki nükleer enerjinin payı ise yüzde 16’dır. OECD
ortalaması ise yüzde 24’tür. Yani şu anda 1970’lerde öngörülenin yüzde 10’u
gerçekleşmiştir. Çernobil’den sonra ise siparişler hızla iptal edilmeye
başlanmıştır.
Çok yüksek bir satış öngörüsüyle işe başlayan reaktör üreticileri iptallerin
peşpeşe yaşanmasıyla adeta şok yaşamışlar ve kurtuluşu demokratik tepkilerin ve
kamuoyu baskısının ciddiye alınmadığı Kore, Hindistan, Pakistan, İran, Çin vb
ülkelerde lobicilik faaliyetleri yürütmekte bulmuşlardır. Bu anlamda Türkiye de
bu şekilde nükleer lobilerin ilgi odaklarından biri haline gelmiştir.
Hatırlanacağı gibi 1995 yılında bazı gazetelerimiz durup dururken “nükleer
santral kurmazsak iki yıl sonra karanlıkta kalacağız” manşetlerini atmışlardı.
Bu aslında nükleer lobilerin ilk girişimiydi. Daha sonra bu manşetler her yıl
tekrar eden nakaratlar halinde sürmüştür. 1995’ten 2000’e gelinirken Türkiye
karanlıkta kalmamış ancak bu beceriksiz enerji bürokrasisinin gazabına
uğrayarak doğalgaz nedeniyle kriz yaşamıştır.
2 Aralık 1999 tarihli Yeni Şafak Gazetesi’nde BOTAŞ Eski Genel Müdürü sayın
Hayrettin UZUN “…doğalgaz krizinin suni olarak yaratıldığı ve Mavi Akım
Projesini başlatmaya yönelik olduğunu” belirtiyor. Eğer bu iddia doğruysa
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı (ETKB) bir taşla iki kuş vurmayı
düşünmüştür. Bu kuşlardan birisi Mavi Akım Projesi diğeri ise Akkuyu Nükleer
Santralı projesi.
Hatırlanacağı gibi Akkuyu’ya Nükleer Santral kurmaya yönelik ihalenin 15 Ekim
1999’da sonlandırılacağı açıklanmıştı. O tarihlerde çok güvenli söylemiyle
pekiştirilen nükleer santrala yönelik beklenmedik bir şey gerçekleşmiş ve
Japonya’da Takaimura radyasyon kazası olmuştu. Bu kaza ihaleyi sonlandırmada
engel olmuştur. Çünkü kamuoyunda nükleer santrallara ve radyasyona yönelik bir
tepki oluşmuştur.
Sayın ERSÜMER halka dört gün elektrik çilesi çektirerek kendince uygun ortamı
yakalamıştır. Akşam eve geldiğinde gazı ve elektriği olmayan vatandaş “ne
olursa olsun yeter ki enerjimiz olsun” noktasına gelmiştir.
Ülkemiz İçin Nükleer Santral Teknik Bir Zorunluluk Değil Siyasi Bir
Tercihtir. Her Siyasi Karar Gibi Siyaseten Tartışılmalıdır.
Ülkemizde nükleer santralları savunmak teknik bir zorunluluk değil siyasi bir
tercihtir. Çünkü; ülkemiz risksiz enerji kaynaklarının sınırlarında değildir ve
2005’te devreye gireceği söylenen Akkuyu Nükleer Santralı devreye girdiğinde de
sınırlarında olmayacaktır.
Nükleer Santrallar Söylendiği Gibi Ucuz Değildir. İlk Kuruluş Aşamasında Çok Pahalıdır.
Kullanım kolaylığı, sanayide vazgeçilmezliği ve yaşamsal önemi nedeniyle, elektrik enerjisi üretiminde tüm dünyanın kabul ettiği genel ilkelerden birincisi, “elektrik enerjisinin olabildiğince ucuza üretilmesidir.” Bu açıdan bakıldığında ucuzluk sıralamasında nükleer enerji en sonda yer almaktadır.
Nükleer Enerji İşletme Aşamasında da En Pahalı Enerjidir.
Elektrik enerjisi üretiminde ilk kuruluş maliyetlerinin yanı sıra marjinal
maliyetler önemlidir. Marjinal maliyetiniz ne denli düşük olursa mal ve hizmet
üretiminde rekabet gücünüz o denli artar. Bu yüzden üretimde verimliliği
artırma ve olabildiğine ucuz elektrik enerjisi üretilmesi genel kabul gören bir
ilkedir.
ABD gibi çok yüksek teknolojiye sahip bir ülkede ortalama elektrik enerjisi
maliyeti kwh başına 2.5 cent iken, ABD nükleer santrallarında ortalama elektrik
enerjisi maliyeti 7.5 centtir. Avrupa nükleer santrallarında ise kwh başına
ortalama maliyet 8 – 12 centtir.
Diğer Kaynakların Sınırlı ve Kısa Sürede Tükeneceği, Oysa Uranyumun Bol ve Ucuz Olduğu Doğru Değildir.
Dünyadaki Uranyum rezervleri 6 milyon tondur ve hiç yeni santral kurulmasa
bile şu anda var olan nükleer santrallara ancak 50 yıl yetecek kapasitededir.
Buna karşılık dünyanın kömür rezervi 250 yıllık, doğalgaz rezervi 100 yıllık ve
petrol rezervi de 100 yıllıktır. Su, rüzgar ve güneşin ise zamana bağlı bir
sınırı yoktur.
“Ülkemizin 10.000 Ton Uranyumu ve 380.000 Toryumu Var Bunları Değerlendireceğiz ve Enerjide Dışa Bağımlı Kalmayacağız” demek gerçek bir kara cahilliktir. Çünkü;
10 bin ton Uranyum rezervi içinde sadece 100 ton nükleer santralda kullanılabilen Uranyum 235 vardır. Gerisi Uranyum 238’dir, ki nükleer santralda kullanılamaz. Toryum da tıpkı Uranyum 238 gibidir ve nükleer santralda kullanılamaz. Ayrıca ülkemizde Uranyumu nükleer santralda kullanmaya yönelik yakıt hazırlama teknolojisi yoktur. Yakıt işleme teknolojisine sahip bir kaç ülkeye bağlı kalınacaktır.
Nükleer Teknoloji Geçmişin Teknolojisidir ve Gelişmiş Ülkelerin Gelecek Enerji Planlamasında Yeri Yoktur!
Dünya Nükleerden Vazgeçiyor. Çünkü;
Nükleer santrallar başta güvenlik ve atık sorununu çözememiş olması
nedeniyle geleceğin değil geçmişin teknolojisidir. Gelecek ise geçmişin sorunlu
teknolojisiyle değil geleceğin sorunsuz teknolojileriyle planlanır.
Nükleer Santralların atık sorunu çözülememiştir. Atıkların güvenli bir şekilde
saklanabilmesini bugünkü teknoloji çözememiştir. Çözüm diye sunulan model ise
mali bir falekettir.
Daha önce nükleer silah teknolojisinde kullanılması nedeniyle göze batmayan
atıklar, Soğuk Savaş döneminin sona ermesiyle ortalıkta kalmıştır. Yarılanma
süreleri binlerce yılla ölçülen radyoaktif elementleri içeren bu atıkların
insana ve çevreye zarar vermeden korunabilmesi ABD bütçesinin dahi
kaldıramayacağı boyuttadır.
Nükleer enerjinin en yaygın olarak kullanıldığı Amerika'da, radyoaktif atık
sorunu had safhalara ulaşmıştır. Toplam 45 bin depolama sahasında üç
milyon metreküpten fazla yer kaplayan bu radyoaktif maddelerin depolandığı
sahaların temizlenmesi için ortalama üçyüz ila beşyüz milyar dolarlık bir
bütçenin ayrılması gerekmektedir ki, bu da bugüne kadar nükleer enerji
santralları için yapılan harcamaya hemen hemen eşittir.
Bu konu ile ilgili olarak 1990 yılına kadar ABD'de üç milyar dolar harcanmış ve
1983'ten beri yüzde 80 artan nükleer atık maliyeti ton başına üçyüz yirmibeş
bin dolara çıkmıştır. Bin MW gücündeki tipik bir nükleer santralın devre
dışı bırakılması işlemi sırasında ise yaklaşık onsekiz bin metreküp atık, yakıt
ve malzeme ortaya çıkmakta, bu miktardaki atığın yalıtım bedelinin ise
yaklaşık olarak beşyüz ila yediyüz milyon dolar arasında olacağı tahmin
edilmektedir. Bin MW’lık bir nükleer santralın toplam bertaraf edilme maliyeti
ise iki milyar dolardır.
1987 yılında yüksek seviyeli radyoaktif atıkların atıkların depolanması için
Yucca Dağları'nda çalışmalara başlanmıştır. Toplam inşaat maliyetinin yirmi
altı milyar dolar olduğu bu tesiste, sadece yer seçimi için altı milyar dolar
harcanmış ve 1998'de tamamlanması planlanan sahanın açılışı 2010
yılına ertelenmiştir.
1970’lere kadar sorunsuz olduğu gibi görünmez kuralın belirlediği Nükleer
Teknoloji ile ilgili ciddi tepkiler 1986 Çernobil kazası ile başlamıştır.
Değişik ülkelerdeki nükleer enerjinin durumu ise aşağıdaki gibidir.
ABD
İSPANYA
İTALYA
· 1987’de yapılan referandumla 3 santral kapatıldı.
İSVEÇ
İNGİLTERE
İSVİÇRE
ALMANYA
AVUSTURYA
FİLİPİNLER
AVUSTRALYA, İZLANDA, İRLANDA, DANİMARKA, NORVEÇ, PORTEKİZ ve YENİ ZELANDA
Kesinlikle anti-nükleer politika uygulanıyor.
Böylesi bir tablo içinde işsiz kalan nükleer santral yapımcıları kamuoyu baskısının ve demokratik tepkilerin ciddiye alınmadığı ikinci kuşak ülkelere yönelerek mali krizlerini aşmak istiyorlar.
Ülkemizde Elektrik Enerjisi Göstergeleri
Ülkemizde ilk elektrik enerjisi santralı 1902 yılında Tarsus’ta kurulan 2 kilowatt (kW) gücündeki su değirmeni ile çalışan dinamodur. 1923 yılında Cumhuriyet’in kurulduğu yıldaki kurulu gücümüz 33 Megawatt (MW) ve toplam elektrik enerjisi üretimi de 45 milyon kwh’tır.
TEK kurulana kadar düzenli ve güvenilir istatistik yoktur. 1970 yılından sonraki veriler aşağıdadır
Yıllar
Kurulu
Güç
Puant
Kurulu Güç/ Puant Oranı
(MW)
(MW)
1970
2.234
1.539 1.45
1975
4.186
2.872 1.45
1980
5.118
3.947 1.29
1985
9.119
5.758 1.58
1990
16.315
9.056 1.46
1991
17.206 9.903
1.74
1992
18.713
10.986 1.70
1993
20.335
11.852 1.71
1994
20.857
12.495 1.67
1995
20.951
13.876 1.50
1996
21.246
14.164 1.50
1997
21.889
16.230 1.35
1998
24.680
17.500 1.41
1999
26.292
18.000 1.46
Kaynak: TEK, TEAŞ ve TEDAŞ istatistikleri.
Yıllar
Brüt Üretim Brüt
Tüketim
(Milyar kwh)
(Milyar kwh)
1970
8.60
8.60
1975
15.70
15.70
1980
23.30
24.60
1985
34.20
36.30
1990
57.00
56.30
1991
60.20
60.50
1992
67.30
67.20
1993
73.80
73.40
1994
78.30
77.80
1995
86.20
85.50
1996
94.90
94.80
1997
104.30
106.50
1998
112.20
115.10
1999
115.00
119.00
Kaynak: TEK, TEAŞ ve TEDAŞ istatistikleri.
Ülkemizde Üretim ve Tüketim Verileri
31.12.1998 tarihi itibarı ile 1998 yılı net tüketim verileri aşağıdadır.
TEAŞ Üretimi: 78.580.900.000 kwh
ÇEAŞ Üretimi: 1.769.500.000 kwh
KEPEZ Üretimi: 529.700.000 kwh
Özel Şirket Üretimi: 2.517.100.000 kwh
Otoprodüktör Üretimi: 10.131.300.000 kwh
TEAŞ Bağlı Ortaklıklar Üretimi: 17.022.400.000 kwh
Dış Satım: - 298.200.000 kwh
Dış Alım: 3.298.500.000 kwh
Brüt Üretim ve Dışarıdan Alınan: 114.022.700.000 kwh
İç Kayıplar: 3.666.238.232 kwh
Şebekeye Verilen: 110.356.461.768 kwh
İletim Kaybı % 3.4: 3.752.119.700 kwh
Tüketime Sunulan: 106.604.342.068 kwh
Kaçaklar yüzde 4: 4.264.173.683 kwh
Dağıtım Kayıpları yüzde 18: 21.320.868.414 kwh
Net Satışları: 81.019.299.972 kwh
Kaynak: TEAŞ & TEDAŞ İstatistikleri
31.12.1998 tarihi itibari ile TEDAŞ’ın 1998 yılı tüketiminin sektörel dağılımı
Tüketim
Yeri
Tüketim Miktarı Yüzde
Oranı
(kwh)
Ev ve Ticarethaneler 23.090.500.492 28.20
Resmi Daireler 3.645.868.499 4.50
Sokak Aydınlatması 3.321.791.299 4.10
Sanayi 50.961.139.682 63.20
Ülkemizde Elektrik Enerjisi Fahiş Fiyatla Satılmaktadır!
Elektrik Enerjisinin kwh Başına Maliyeti
TEAŞ bugün kendi santrallarında hidrolik enerjinin kwh’ni 443 TL’ye ve termik santrallarda 15.221 TL’ye üretmektedir.
TEAŞ ortalama maliyeti = (termik üretim x 15.221 + hidrolik üretim x 443)/ Toplam üretim şeklinde hesaplanabilir.
1999 yılı TEAŞ ortalama maliyeti = (45.026.763.000 x 15.221 +29.794.863 x 443)/74.821.626.000 = 9. 336 TL’dir.
İletim ve dağıtımdan kaynaklı maliyetler düşünülünce satışa esas fiyat = 18.672 TL olarak bulunur.
Oysa, TEAŞ bugün YİD ve Yİ modelleriyle yapılan santrallardan çok pahalı fiyata enerji almaktadır. Bu fiyatlar sözleşmeler bazında farklılıklar göstermesine karşın fiyatın 8 – 12 cent civarında olduğu bilinmektedir. (1999 yılı ortalama Amerikan Doları satış kuru 400 bin TL alındığında bu fiyatların 32 bin – 48 bin TL arasında değiştiği görülmektedir.) Bu durum enerji maliyetlerini olumsuz yönde etkilemekte ve dolaylı olarak kamu aleyhine işleyen bir süreç yaşanmaktadır. Bugün su rejimine bağlı olduğu iddia edilse de 1999 yılı içerisinde hidrolik üretimin geçmiş yıllara göre düşük olmasının nedeni Yİ ve YİD modelli yüzde yüz alım garantili sözleşmelerdir.
Ülkemizde Enerji Krizi Yoktur. Enerjide Yönetim Krizi ve Çok Başlılık Vardır!
Enerji yetmezliği değil enerji bürokrasisi yetmezliği vardır!
Ülkemizde özellikle son on yılda deneyimli bürokratlara el çektirilerek, bir
kriz ortamı yaratılmaktadır. ETKB, TEAŞ, TEDAŞ, TKİ, DSİ, EİEİ, MTA, BOTAŞ, DPT
ve Hazine Müsteşarlığı arasında bir çok başlılık ve koordinasyon eksikliği
vardır.
Ülkemiz bugün 26.300 MW’lık kurulu gücü ve 160 milyar kwh’lik yıllık üretim
kapasitesine karşın 18 bin MW’lık puant değerini ve 118 milyar kwh’lik ülke
ihtiyacını karşılayamıyorsa burada sorgulanması gereken enerji bürokrasisidir.
Enerji yetmezliği değil enerji bürokrasisi yetmezliğini sorgulamak gerekir.
Ülkemiz bugün tüketime sunduğu her yüz birim enerjinin yirmi birimini (Ülkemizde yüzde 20 olan kayıp oranı gelişmiş ülkelerde yüzde 6-10 arasındadır. OECD ortalaması ise yüzde 7’dir.) yani yirmibir milyar kwh enerjiyi kötü dağıtım hatlarında kaybetmektedir. Bu ise iki adet bin MW’lık nükleer santralın yıllık üretimine eşittir. Altyapıya yapılacak çok daha az bir yatırımlarla kayıplar gelişmiş ülkeler seviyesine çekilebilir.
Termik santrallarımızda kapasite kullanma oranı gelişmiş ülkelerin yüzde 15-20 gerisindedir. Termik santrallara yapılacak yatırımlarla hem kapasite kullanma oranı yukarı çekilecek hem de verimleri artacaktır. Buralarda yapılacak yatırımlarla bin MW’lık bir nükleer santralın üretimine eşit bir üretim sağlanabilir.
Ülkemizin 2010 yılında 375 milyar kwh ve 2020 yılında 550 milyar kwh brüt enerji ihtiyacı olacağı söylemi bir fantazidir. Bu varsayımlar, “hiç altyapı yatırımı yapmayacağım ve bugünkünden daha kötü bir yönetimle enerjiyi çarçur edeceğim” demektir. (sadece dağıtım hatlarında yapılacak yatırımlarla yüzde 10’luk bir iyileştirme sağlanırsa bu talep tahminleri otomatikman yüzde 10 aşağıya çekilecektir.)
Gerek geçmiş yıllar trendi incelendiğinde gerekse gelişmiş ülkelerin durumuna bakıldığında böylesine abartılı bir talebin olamayacağı görülmektedir.
(1972 Yılında Başbakanlık Atom Enerjisi Komisyonu üyeleri Prof. Dr. Nejat AYBERS, Prof. Dr. Sadık KAKAÇ ve Prof. Dr. Ahmet Yüksel ÖZEMRE’nin hazırlağı ve ilki 1981’de ve yedincisi 1997’de devreye girmek üzere yaklaşık yedibin MW’lık nükleer santralın zorunlu olduğu çünkü 1981’den sonra ulusal kaynakların tükeneceği ve toplam elektrik enerjisi ihtiyacı içindeki payının da yüzde 18 olacağı tahmininin bugün hiç bir anlam ifade etmediğini hatırlatmak yararlı olacaktır.)
ETKB ulusal kaynakları alabildiğine küçük, talebi de olabildiğince büyük göstererek Akkuyu Nükleer Santral projesini haklı göstermeye uğraşıyor. DPT, biri 30 Haziran 1999’da diğeri ise 11 Ekim 1999’da iki kez ETKB’ye mektup yazarak, olur verdikleri projelerle ülkemizin 2000 yılından itibaren bir atıl kapasiteyle karşılacağını açıkça belirtmiştir.
Kısa Dönem Talep Tahmini: 2000 – 2004 yılları
Dağıtım kayıplarının beş yıllık kademeli bir geçişle yüzde 18’den yüzde
10’a (her yıl yüzde 1.6 düşürülmesi ile beş yılda toplam yüzde 8 puan aşağı
çekilebilir) düşürülmesi hedeflenmeli, kaçakların yüzde 4 olarak aynı kalacağı
ve iletim kaybının yüzde 3.4 olarak aynı kalacağı varsayılabilir. Beş yıllık
dönem için yıllık ortalama yüzde 8 artmasını öngörelim. Buna göre 2000 ile 2004
yılları arasındaki enerji ihtiyacı tablosu aşağıdaki gibi olacaktır.
Geçmiş yıllar trendi incelendiğinde 1999 yılı için tahmin edilen net tüketim 88 milyar kwh alınabilir.
Net tüketim esas alınarak ileriye doğru bir projeksiyon yapıldığında aşağıdaki tablo ile karşılaşılır.
Yıllar Net
Tüketim TEAŞ Satış Şebekeye
Verilen Brüt Üretim
(milyon kwh) (milyon
kwh) (milyon
kwh) (milyon kwh)
2000 95.040 119.396 123.599 127.817
2001 102.643 126.407 130.857 135.322
2002 110.854 133.882 138.594 143.324
2003 119.723 141.851 146.844 151.855
2004 129.300 150.349 155.841 160.953
Orta Dönem İhtiyaç Planlaması 2005 – 2014 yılları
Dağıtım kayıplarının yüzde 10’da sabit kalacağı, kaçakların sıfırlanacağı,
iletim kaybının aynı kalacağı ve ortalama yıllık talebin ilk beş yıl için yüzde
7, ikinci beş yıl için yüzde 5 artacağı esasına bakılırsa 2009 ve 2014
yıllarında
2009 Yılı Net Tüketimi: 181.351.000.000 kwh
2009 yılı Brüt Üretimi: 215.711.000.000 kwh
2014 yılı Net Tüketimi: 231.455.000.000 kwh
2014 yılı Brüt Üretimi: 275.309.000.000 kwh olacaktır.
Uzun Dönemde İhtiyaç Planlaması 2015 – 2030 yılları
Bu dönemde Türkiye’nin gelişmiş ülkeler seviyesini yakalayacağı, enerji yoğun üretim teknolojilerinden az yoğun teknolojilere geçeceği, nüfus artışının yıllık yüzde 0.5’e düşeceği, kaçak olmayacağı, dağıtım kayıplarının yüzde 10 ve iletim kayıplarının yüzde 3.4’te sabit kalacağı ve sonuç olarak yıllık elektrik enerjisi ihtiyacının yüzde 2 artacağı esasında bakılırsa 2020 ve 2030 yıllarında aşağıdaki tablo ile karşılaşılacaktır.
2020 Yılı Net Tüketimi: 260.656.000.000 kwh
2020 yılı Brüt Üretimi: 310.042.000.000 kwh
2030 yılı Net Tüketimi: 324.093.000.000 kwh
2030 yılı Brüt Üretimi: 385.499.000.000 kwh olacaktır.
Kısa, Orta ve Uzun Dönem Elektrik İhtiyacının Karşılanması
Ülkemiz bugün klasik üretim biçimleri olan hidrolik ve termik teknolojilerin
yanı sıra dünyadaki gelişmeleri de dikkate alır bir noktadan ihtiyaç ve kaynak
planlaması yapmalıdır.
Fotovoltaik/güneş pilleri; bu konuda henüz yaygın kullanılabilir ve ucuz bir
teknoloji yoktur. Ancak 2015 – 2020 yıllarından sonra fotovoltaik pillerin
maliyeti diğer teknolojilerle kıyaslanabilir noktaya gelecektir.
Yani 2005 yılından itibaren rüzgar teknolojisi ve 2015 yılından sonrada
fotovoltaik piller yaygın olarak kullanılacaktır. Dolayısıyla ihtiyaç
planlamasında kısa dönemde düşünülmese bile orta vadede rüzgar santralları ve
uzun dönemde rüzgar ve fotovoltaik piller önemli elektrik üretim aracı
olacaktır.
Dünyadaki yeni teknolojileri dikkate alan yeni enerji planlama tekniklerini
hızla devreye sokulmalı ve gerçekçi bir planlama yapılmalıdır.
Kısa Dönem İhtiyacın Karşılanması: 2000 – 2004 yılları
Beş yıllık kısa dönemde termik santrallarda KKO kademeli olarak yüzde 41’den
yüzde 56’a çıkarılabilir. Bu oran gelişmiş ülkelerde yüzde 70’ler civarındadır.
Bu dönemde kurulu güce çok fazla bir katkı gerekmemektedir. Ülkemiz bugünkü
kurulu bulunan 14.364 MW’lık termik santraldan ancak 46 milyar kwh elektrik
üretmektedir. Beş yıllık dönem içerisinde termik santrallara yapılacak
yatırımlarla kademeli olarak beş yılda yüzde 15 fazla kapasite kullanılabilir
hale gelecektir. Bu da yıllık, 15 milyar kwh fazladan üretim demektir.
2000 ile 2004 yılları arasında kurulu güç 27 bin MW’tan 4 bin MW’lık
hidrolik ve doğalgaz santralı kurularak 31 bin MW’a çıkarılması ve talep tahmin
bölümündeki kayıp kaçak oranlarının sağlanmasıyla bu dönem sorunsuz olarak
geçilebilir.
Yine kısa dönemde devlet rüzgar santralları konusundaki pilot uygulamalara
başlamalıdır ve beş yıllık dönemde en azından 2 bin MW’a çıkılmalıdır.
Yıllar Kurulu
Güç Puant
(MW) (MW)
2000
27.000
19.000
2001
27.500
20.000
2002
28.000
21.500
2003
29.000
22.300
2004
31.000
23.000
Orta Dönem İhtiyacın Karşılanması: 2005 – 2009 yılları
Termik santralların ortalama olarak yüzde 55 kapasitede kullanılması hedeflenmelidir. Rüzgar santralları konusunda 5 bin MW hedeflenmelidir. Talep tahmin bölümündeki ihtiyacın karşılanması için ki 2009 yılında 45 bin MW kurulu güce ve 30 bin MW puant değerine ulaşılacaktır. Bu beş yıllık dönemde ihtiyaç duyulan toplam 14 bin MW ek kurulu gücün 3 bin MW’ı rüzgar santrallarından, bin MW’ı jeotermalden, geri kalan kısmı ise hidrolik, linyite dayalı termik ve doğal gazlı santrallar kurularak karşılanabilir. Bu dönemde fotovoltaik teknolojinin öğrenilmesi açısından devlet AR - GE teşviklerine ve pilot uygulamalara yönelmelidir.
Uzun Dönem İhtiyacın Karşılanması: 2010 – 2030 yılları
Bu dönem talep tahmin bölümünde de belirtildiği gibi büyümenin ve enerji
talebinin azalacağı, rüzgar santrallarının yaygınlaşacağı ve fotovoltaik
pillerde pilot uygulamaların yaygınlaşacağı bir dönemdir. 2020 yılında kurulu
güç 60 bin MW ve puant 43 bin MW olacaktır. 2030 yılında ise 75 bin MW kurulu
güce ve 53 bin MW puant değerine ulaşılacaktır. Bu ihtiyaç yine ulusal sınırlar
içerisinden, hidrolik, jeotermal, rüzgar, linyit ve dışarıdan doğalgaz alınarak
karşılanabilir.
Enerji geleceğimiz, uluslararası finans kuruluşları ve uluslararası tekellerin
kar beklentileri doğrultusunda şekillendiriliyor. Bugün ülkemizdeki kwh başına
ortalama elektrik enerjisi maliyeti 3.3 centtir. Oysa Yİ ve YİD modelleriyle
yaptırılan enerji santrallarında yüzde 100 alım garantisi de verilerek 8
– 12 cente enerji satın alınmaktadır. Bu projeler TEAŞ’ın mali yapısını
bozmakta ve kurum batağa sürüklenmektedir. Buradaki ikinci önemli husus ise
elektrik enerjisi maliyetlerinin bu şekilde artmasıyla ortalama satış fiyatı
artmakta ve bu durum hem sanayinin rekabet gücünü azaltmakta hem de
enflasyonist bir etki yaratmaktadır. Böylesi bir yaklaşımın ne denli ulusal olduğu
TBMM tarafından sorgulanmalıdır. Ülkemizin önümüzdeki on yıllık dilimde sadece
elektrik enerjisi üretimi için 90 milyar Amerikan Doları yatırım ihtiyacı
olduğunu söylemek, bu enerjiyi iletmek, dağıtmak ve sanayide kullanmak için bu
miktarın dört katı yatırım yapmayı gerektirir. Bu ise ETKB’nin ikinci
fantazisidir.
Ülkemizde elektrik sektöründe dış kaynak kullanımı yüzde 20
civarındadır. Bu oran küçük ölçekli doğalgaz santralları ile yukarıya doğru
çıkmaktadır. 2020 yılına kadarki sunulan planlara bakıldığında sektördeki dışa
bağımlılık yüzde 56’ya yükselecektir. Elektrik enerjisi bürokrasisi nükleer
santral lobileri ile YİD ve Yİ lobilerine teslim olmuştur.
Halen inşaası sürmekte olan hidroelektrik santrallar kasıtlı olarak
tamamlanmamaktadır. Bu santralların Yİ modeli ile tamamlanması yolu tercih
edilmiştir. Oysa bunların büyük bir çoğunluğunda işin yaklaşık yüzde 90’ı
tamamlanmış durumdadır.
Ülkemiz yetmiş yılda yaklaşık 80 milyar dolar dışarıya borçlanmışken 2020
yılına kadar lobilerin dayattıkları sözde çözümlerler sadece elektrik
sektöründe verilecek imtiyazlarla fazladan yaklaşık 100 milyar dolarlık bir ek
borçlanma getirecektir.
ÜLKEMİZDE ELEKTRİK ENERJİSİ SEKTÖRÜNÜN ACİL SORUNLARI
Sektörde Yönetim Krizi Yaşanmaktadır.
Sektörle merkezi planlama kaybolmuş ve yönetim krizi yaşanmaktadır. Daha doğru bir deyişle “yönetememe krizi” vardır. Sektör son oniki yılda en az beş kez yeniden yapılanma sürecine sokulmuştur. Son onbir yılda onbir genel müdür değişmiştir. Her yapılan yeniden yapılanmada deneyimli kadrolar tasfiye edilmiştir. Kurumda son yıllarda istihdam edilmiş yeni mühendis yok denecek kadar azdır. Oysa ihtiyaçlar düşünüldüğünde son derece dinamik olması gereken sektör bir durağanlığa ve işlemezliğe itilmiştir. Arıza, bakım ve onarım hizmetleri aksatılmakta yenileme yatırımları yeterince yapılamamaktadır.
Teknik ve uzmanlık gerektiren bu sektörde bilgiye beceriye ve deneyime bakılmaksızın politik yandaşlık esasında bir kadrolaşma benimsenmiştir. Sektörde yetişen ve sektörü tanıyan kadrolar ya tasfiye edilmiş, ya sürgün edilmiş ya da danışman/uzman statüsünde etkin olmayan görevlerde bekletilmektedir.
Sektör Hukuk Dışılık Kıskacındadır.
Ülkemizde 1970 yılında Türkiye Elektrik Kurumu (TEK)’nun kurulmasıyla, merkezi yapının oluşumuna başlanmıştır. Bu yapıya 1982 yılında belediyelerdeki kent içi elektrik dağıtımı da katılarak bütünlüklü bir yapı oluşturulmuş, ülkemizdeki elektrik enerji sektörünü başarıyla 1990’lı yıllara kadar taşımıştır. Ancak 1984 yılında çıkarılan ve TEK dışındaki kuruluşlara elektrik üretimi, iletimi ve dağıtımı yetkisini veren 3096 sayılı yasa çıkarılmıştır. (Bu yasaya dayanılarak İstanbul’un Anadolu yakası elektrik dağıtımı konusunda 1989 yılında AKTAŞ A.Ş. görevlendirildi. 1990 yılında ise AKTAŞ ile sözleşme imzalandı. İmzalanan bu sözleşme 1993 yılında Danıştay tarafından iptal edildi. Ancak dönemin iktidarı 1995 yılında yeni bir görevlendirme yaparak AKTAŞ’ı çalıştırmayı sürdürmüştür. AKTAŞ’la ilgili sözleşme ancak 1998 yılında yapılmıştır. AKTAŞ 1989 yılından 1998 yılına kadar yasa dışı bir şekilde çalıştırılmaktadır.) Daha sonra 1993 yılında 513 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile sektörün önce TEAŞ ve TEDAŞ ardından da TEDAŞ’ın satışına yönelik olarak dağıtım şirketlerine ayrılmasıyla merkezi yapı kaybolmuştur. 1994 yılında çıkarılan ve bazı hizmetleri Yap İşlet Devret (YİD) modeliyle yaptırmaya yönelik 3996 sayılı yasa çıkarılmış ve bu yasa daha sonra 4047 sayılı yasa ile değiştirilerek 3096 sayılı yasaya atıfta bulunulmuş ve elektrik sektöründe YİD modeline yönelinmiştir. Daha sonra 1996 yılında 8269 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile YİD modelinin devret kısmı atılarak Yap İşlet (Yİ) modeline yönelinmiştir.
Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) Yİ modeline karşı Danıştay’a yürütmeyi durdurma istemiyle dava açtı ve bu dava 19 Şubat 1997 tarihinde yürütmeyi durdurmayla sonuçlandı. Böylelikle hem hukuksal dayanaktan yoksun hem de Danıştay denetimi yerine Uluslararası Tahkimi öngören uluslararası finans kuruluşlarının dayatması olan bu modelin önü kesilmiş oldu . Ancak Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı (ETKB) yürütmeyi durdurmayı ciddiye almayarak hukuk dışı bir şekilde ihale süreçlerini işletmektedir. Daha sonra 19 Temmuz 1997 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan 4283 sayılı Yasa’ya eklenen geçici madde ile daha önce yapılan ihalelerde bu yasa kapsamına alınarak süreç geriye doğru işletilmiştir.
Sektörde Çok Başlılık ve Eşgüdüm Eksikliği Yaşanmaktadır.
Sektörün en önemli sorunlarından birisi de öteden beri ETKB, Devlet Su İşleri (DSİ), Elektrik İşleri Etüt İdaresi (EİEİ), Türkiye Kömür İşletmeleri (TKİ) ile TEAŞ ve TEDAŞ arasında gerekli eşgüdüm sağlanamaması ve çok başlılıktır. Bu yüzden sektördeki tıkanmaların en önemli nedenlerinden birisi de bu çok başlılıktır. Bu çok başlı yapının her bir biriminin önceliği diğeriyle uyumlu olmadığı için sektörün öncelikleri tespit edilememektedir. Zaten olaya hakim olamayan çoğu politik yandaşlık ilkesi ile gelen bürokratlar tam bir becerisizlik ve iradesizlik göstermişlerdir ve adeta sektörün nasıl kötü yönetileceğini ispat etmektedirler. Merkezi iktidarlar ise sektörün durumunu kavrayamamakta ve gerekli yatırımları zamanında yapamamaktadırlar.
Elektrik Enerjisi Üretimi ihmal edilmiştir.
1990’lardan sonra sektörde ciddi bir ihmal edilmişlik yaşanmaktadır. YİD ve Yİ modellerine bel bağlanarak devam eden yatırımlar bile bitirilmemiştir. Bu durumu en iyi kurulu güç artış tablolarından görmekteyiz. Ortalama olarak sektöre her yıl yaklaşık 2 bin MW’lık kurulu güç ilave edilmesi gerekirken son yıllardaki artışlar 1995’te yüzde 0,5 ve 1996’da yüzde 1,4 gibi komik oranlardadır. Aynı dönem içerisinde olağan üstü imtiyaz şartlarında yapılan sözleşmelerle YİD ve Yİ modelleri ile kurulu güce 34 MW’ı hidrolik olmak üzere toplam 297 MW’lık 5 santral ilave edilebilmiştir. 1997 sonu itibariyle Yİ ve YİD modelleriyle yaptırılan santral kurulu gücü toplam 340 MW’tır.
Elektrik Dağıtım Şebekeleri Yetersizdir.
Üretime gerekli yatırımların yapılmaması yanısıra sektörün bir diğer önemli sorunu özellikle büyük şehirlerde dağıtım kayıplarının yüksekliğidir. Bu nedenle üretim yeterli olsa bile tüketiciye istenilen kalitede elektrik verilmesi olanaksızdır. Resmi istatistiklere göre ortalama şebeke kayıpları yüzde 18’dir. Bu bazı yörelerde yüzde 25-32 arasında değişmektedir. Oysa kayıplar gelişmiş ülkelerde yüzde 8 –10 arasındadır. Altyapıya yapılacak ek yatırımlarla sisteme sağlanan elektrik enerjisi miktarında artış sağlanması ve ülke ekonomisine katkının yanısıra tüketiciye istenilen nitelikte elektrik enerjisi verilebilecektir.
Termik Santrallarda Kapasite Kullanma Oranları (KKO) Düşüktür.
Teknoloji seçimindeki hatalar nedeniyle ülkemizdeki kurulu bulunan termik santralların KKO’ları gelişmiş ülkelerdeki KKO’dan yüzde 15 –20 daha azdır. Termik santralların bir diğer sorunu da verimlerinin düşük olmasıdır. KKO’nun düşük olmasının diğer nedenleri ise yer seçiminden kaynaklı olarak çevresel etkiler ve kömür sevkiyatındaki düzensizliklerdir. Özellikle yatırım aşamasında baca gazı arıtma ve kül tutma üniteleri ya yapılmamış ya da gerektiği şekilde yapılmamıştır.
Termik Santrallarda Yer Seçimi Hatalıdır.
Bunun en iyi örneği Yatağan, Yeniköy ve Kemerköy termik santrallarıdır. Bu santrallar kuruluşlarından bugüne kadar ortalama yüzde 30 kapasitede çalışmaktadırlar ve çevredeki ürünlere verdikleri zararlar nedeniyle 1986 yılından beri TEK(TEAŞ) çiftçilere tazminat ödemektedir.
Elektrik Enerji Sektörü Dışa Bağımlı Hale Getiriliyor.
Ülkemizde elektrik sektöründe dış kaynak kullanımı yüzde 20
civarındadır. Bu oran küçük ölçekli doğalgaz santralları ile yukarıya doğru çıkmaktadır.
2020 yılına kadarki sunulan planlara bakıldığında sektördeki dışa bağımlılık
yüzde 56’ya yükselecektir. Elektrik enerjisi bürokrasisi nükleer santral
lobileri ile YİD ve Yİ lobilerine teslim olmuştur.
Halen inşaası sürmekte olan hidroelektrik santrallar kasıtlı olarak
tamamlanmamaktadır. Bu santralların Yİ modeli ile tamamlanması yolu tercih
edilmiştir. Oysa bunların büyük bir çoğunluğunda işin yaklaşık yüzde 90’ı
tamamlanmış durumdadır.
Ülkemiz yetmiş yılda yaklaşık seksen milyar dolar dışarıya borçlanmışken 2020
yılına kadar lobilerin dayattıkları sözde çözümlerler sadece elektrik
sektöründe verilecek imtiyazlarla fazladan yaklaşık 100 milyar dolarlık bir ek
borçlanma getirecektir.
Başta Özelleştirilen Bölgeler Olmak Üzere Alt Yapı Yatırımları Durmuştur.
Gerek İstanbul Anadolu Yakası’nda gerekse Çukurova Bölgesi’nde imtiyazlara
sahip olan AKTAŞ ve ÇEAŞ şirketleri sadece abonelik yenileme ve ücret tahsilatı
yapmaktadırlar. Her iki bölgeden gelen şikayetler ise hiç bir şekilde dikkate
alınmayıp her ne pahasına olursa olsun imtiyazın sürmesi tavrı sergileniyor.
Her iki bölgedeki alt yapı yatırımları gerektiği gibi yapılamamaktadır.
Sektör bir yandan özelleştirme ile yağma kıskacına alınırken, diğer yandan
kaynaklarımız tükendi yalanıyla nükleer lobilere teslim edilmek istenmektedir.
Türkiye’de Radyasyon Güvenliği Yoktur!
Hatırlanacağı gibi İKİTELLİ’de bir hurda deposunda ortaya çıkan kurşun
kalıplar içindeki Radyoaktif Cobalt 60 maddesi nükleer atıklar ve tehlikeleri konusunu
bir kez daha gündeme getirmiş ve tıpkı Çernobil faciasında olduğu gibi
yetkililerin yaptıları açıklamalar ile vurdumduymazlıkları bir kez daha gözler
önüne serilmişti.
TAEK’e bağlı Çekmece Nükleer Araştırma Merkezi Müdür Vekili Sayın Yaşar ÖZAL “Radyoaktif
maddenin şu anda çevreye zarar vermemekle birlikte, çok yüksek derecede
radyasyon yaydığını” açıklamıştır.
Bu traji-komik ve bilimdışı açıklamanın yanında süren çalışmalar Türkiye’nin
radyasyon güvenliği anlamında sınıfta kaldığını göstermiştir. Birkaç
santimetreküplük küçük bir atığın bertarafı sırasında gösterilen
profesyonellik, ciddiyetten ve bilimsellikten uzak bu yaklaşım, olası bir
nükleer santral işletmesi sırasında ortaya çıkacak tonlarca atığın insan ve
çevre sağlığının hiçe sayılarak gelecek kuşaklara miras kalacağı yolundaki
yıllardır dile getirilen eleştiri ve şüphelerimizi doğrulamaktadır.
Yine hafızamızı yokladığımızda Karadeniz’de bulunan varillerin içinde neler
saklandığı ve kimler tarafından getirildiği hala bilinmemektedir.
Isparta ve Konya’da hiçbir etüd yapılmadan ve gömülen veya yakılan ithal
nükleer atıklar, “faili meçhul doğa katliamları” olarak tarihteki yerini
almıştır.
Ancak bu konu, tek başına Türkiye’nin sorunu ve/veya sorumsuzluğu değildir.
Radyoaktif atıklar, tüketim toplumunun dayanak noktası olan nükleer enerjinin
ve emperyalizmin sürekliliğini sağlamak için üretilen nükleer silahların
geleceğe bıraktığı ölümcül bir mirastır. Gelişmiş ülkeler, halkın baskısı
ve korkunç boyutlardaki maliyetler sebebiyle kendi topraklarında çözüm
bulamadıkları radyoaktif atıkları, kimi zaman yasal “hibe”lerle kimi zaman da
yasadışı yollarla Yeni Dünya Düzeni’nin “arka bahçesi” olarak değerlendirilen
“geri bıraktırılmış ülkelerin” başına bela etmektedir.
Aşağıdaki bilgileri, radyoaktif atıkları kürek ve biriketlerle bertaraf etmeye
çalışan “uzman”larımızın bilgisine sunuyoruz.
Tüm bunların yanında, kendi ülkelerinde pazarları giderek daralan
uluslararası nükleer ölüm tacirleri, ekonomik kurtuluşlarını Akkuyu Nükleer
Santralı özelinde bizim ülkemizde aramaktadır. Bunların arasında yer alan
Fransız Framatom ve Alman Siemens ortaklığı NPI şirketi, dünyanın çözüm
bulamadığı bu atıkların Türkiye’de Toros Dağları’nda güvenli (!) bir şekilde
depolanabileceğini hiç utanmadan önerebilmiştir. Ne yazık ki, bu tür
firmaların yerli işbirlikçileri konumundaki birtakım “bilim insanları” ve
“yatırımcılar” kendi tutumlarıyla bu hakaretler çanak tutmaktadırlar.
Bu son felaket, Türkiye'nin nükleer santral dayatmasının ne denli boşlukta
olduğunu göstermektedir. Bilindiği gibi dünya çapında özellikle gelişmiş
ülkeler, nükleerden vazgeçiyor. Nükleer santralların ekonomik, teknik,
çevresel risklerinden kaynaklanan tehdit her geçen gün daha çok sorgulanıyor.
Sadece Nükleer Santral Kurulmakla Kalınmıyor Aynı Zamanda Ülkemiz Nükleer Çöplük Yapılmak İsteniyor!
ABD ve Avrupa yalnızca ellerinde kalan ve yeni sipariş sayısı azalan nükleer santralı azgelişmiş ülkelere pazarlamakla kalmıyor; aynı zamanda Türkiye gibi ülkeleri “nükleer atık çöplüğüne” çevirmek istiyorlar. Kamuoyu denetimi olmayan, kurumsal düzenleme ve denetim yapıları yetersiz Türkiye gibi ülkeler, giderek “nükleer çöplüğe” dönüştürülüyor. Son olay durumun vehametini gözler önüne sermiş bulunuyor. Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) ile ilgili olarak “halkın sağlığını tehdit etmekten ve üstlendiği sorumluluğu yerine getirmemekten” dolayı soruşturma açılmalıdır. Bu güne kadar TMMOB ve Odaları tarafından TAEK'in kurumsal yetersizliği defalarca dile getirilmiştir.
TAEK Kurum olarak asli görevini yerine getirememiştir. Bu kurum, radyoaktif
maddelerin ve cihazların ülkeye girişinden, kullanım ve denetiminden ve
vatandaşın radyasyon güvenliğinden sorumludur. Oysa TAEK nükleer santral
savunuculuğuna soyunmaktadır. Bu da lobilerin enerji bürokrasisi ve basınla
birlikte diğer kurum ve kuruluşlar üzerindeki etkisinin en önemli
göstergesidir.
TAEK, Akkuyu Nükleer Santral İhalesinde şartname gereği santralın denetiminden
sorumludur. Bugünkü yapısıyla TAEK’in ciddi yapısal sorunları olduğuna,
bürokratik açmazları olduğuna bu güne değin bir çok kez dikkat çektik. Şimdi
bir kez daha dikkat çekiyoruz.
İkitelli’de Hurdalığa Saplanan Yalnızca Nükleer Atık Değildir!
Aynı zamanda nükleer lobilerin gölgesinde kalan nükleerci bir kısım
bilimcilerin ve bürokratların dayatması da hurdalığa düşmüştür.
Aslında hurdalık haline gelen; bu ülkenin geleceğini hiçe sayan zihniyettir.
Radyasyonlu çayları halkımıza içiren TAEK yetkilileri yine halka karşı suç
işlemektedir.
Bu felaketten ders çıkararak acilen nükleer santral ihalesi iptal edilmeli,
ihalenin arka planında yer alan ilişkiler açığa çıkarılmalıdır.
1976 Yılında Alınmış bir Yer Lisansıyla Bugün Hareket Edilemez.
Ne Yapılmalı?